Türlü tesadüfler sonucu geldiğim Konstanz şehrinde anladığım
bir şey var ki; İstanbul'un tam zıttı bir şehir olmasına rağmen ondan izler var
burada. İstanbul'da ve diğer şehirlerde olmasını istediğimiz her şey burada var
gibi görünüyor. Sevilesi, aşık olunası bir kent... Peki ben bu kenti neden
sevMEdim? Aşk gibi sanırım buraya karşı hislerim. Bir taraftan nefret ediyorum
bir taraftan da (daha bir ay olmasına
rağmen) 4 ay sonra ayrılacağım bu kentte bağlılık yeminleri ediyorum. Hem
mutluluk veriyor,tazeliyor,özgürleştirip kendine güvenini artıyor insanın hem
de tarifi zor bir acı hissettiriyor. "Neden seviyorum?", "Neden
sevmiyorum?" "Bu kent nasıl İstanbul'a benziyor?" soruları
yazımın konusunu oluşturuyor.
Dün kentin değişken çehresi yüzünden üç kere ertelenmiş
olan şehir turu nihayet gerçekleşti. Bu turda İstanbul'un adı hiç geçmedi
ancak bir gerçek var ki İstanbul'u bilen biri, burasıyla İstanbul arasındaki
benzerlikleri kaçırmazdı.
Tarihçi olmadığım için kim kim emin değilim ancak internette
kısa bir araştırma sonucu İstanbul'u Bizans'ın başkenti haline getiren ve
ismini veren Caius Flavius Constantinus'un babasının isminin Constantius
Chlorus olduğunu öğrendim; yani Konstanz şehrine ismini veren adam. Tarihler ve
isimler bende karıştı aslında; çünkü benzer bir sürü isim bulunuyor. Bir
kaynakta Constantius Chlorus' un 293-306
tarihlerinde yaşadığı yazıyordu diğer bir kaynakta I. Konstantin'in 272- 337
... Baba oğul ilişkisi var mı yok mu bilemiyorum ancak ikisinin de Romalı
olduğu kesin:)
İsim benzerliği de olsa hoş
Konstanpolis,Konstantin,Konstantinopolis namı diğer İstanbul /Konstanz,Contance
Geldiğim ilk hafta bölümde benimle ilgilenen Prof. ile
toplantım vardı. Konuşurken bir an dışarı baktı ve dedi ki : "Görüyorsun
nehrin karşısında bir camii var. Bu camii ile burası sanki İstanbul'a, Boğaziçi'ne
benziyor,değil mi ?"
Bu küçük benzetmeden sonra bir-iki hafta önce Meersburg kent
turumuz vardı. Konstanz'ın bir ucundan buraya arabalı vapurlar ile geçiliyor.
Geçmesi 20-25 dk civarı. Geçerken hava kapalıydı vapurdan Konstanz'ın siluetine
göz gezdirildiğinde insanın kendini İstanbul'da hissetmemesi için hiç bir neden
yoktu. Sanki İstanbul boşaltılmış, insanlardan arındırılmıştı ve ben vapurdan,belki
Eminönü-Harem arabalı vapurundan, tarihi yarımadayı izliyordum. Özlem duygusu da bu şekilde hissettirmiş olabilir tabii ki.
İşte bu gibi benzerlikleri bulunuyor iki kentin.Şimdi gelelim
buraya aşık olma nedenlerime.
Her yer yemyeşil; ağaçlar ve çiçekler ile dolu... Baharı
bütün varlığı ile hissedebiliyorsunuz burada. Hayatım boyunca çiçek yağmuruna
en fazla burada maruz kaldım. Sabah kuş sesleri ile uyanıyor akşam kuş sesleri
ile uyanıyorsunuz.Tam bir sayfiye kenti: deniz,kum,güneş... Lakin doğası,mimarisi,
kentin yapısı ile bildiğim hiç bir, deniz-kum-güneş kentine benzemiyor. Daha
dingin; kalabalık olsa da huzurlu. İlk geldiğimde yürürken çıkan ayak sesimden
bile rahatsızlık duyuyordum. İstanbul'dan sonra vücut ritmimi düşürüp buraya göre
ayarlayabilmek zor oldu doğrusu.
![]() |
| çiçek yağmuru |
![]() |
| çiçek yağmuru |
![]() |
| doğa ile iç içe |
![]() |
| sahil |
Neredeyse hiç bir noktada kesintiye uğramayan yaya ve
bisiklet yollarına sahip Konstanz. Bisikletim olmadığı ve açıkçası bisiklet
kullanamadığım için tercihim hep yürümek oldu şu zamana kadar. Otoyol
kenarında, tren rayları yanında rahatça nasıl yürünür burada deneyimledim. Aynı
zamanda çoğu zaman yürüme uzunluğunun yorgunluk seviyesine göre şekillendiği
yürüyüşlerim burada gerçekleşti, gerçekleşiyor. Kesintisiz yaya aksı ve
rekreasyon alanları sayesinde herkes yürüyor, koşuyor,bisiklete biniyor.
Bisikletler ile çevrilmiş
bir kent. Her yerde renk renk bisiklet ve bisiklet aksesuarları
bulunuyor. En hoşuma giden bisiklet aksesuarı ise bisikletlerin arkasına
takılan çocuk arabaları. Bisiklet kullanımı Almanya'nın genelinde çok yoğun.
Berlin en büyük ,en önemli kenti Almanya'nın ve yine aynı şekilde her yerde
bisiklet vardı. Maalesef ülkemizde bisiklet kültürü gelişmediği gibi
gelişmesine olanak sağlayacak altyapımızda bulunmamakta.
Türkiye'deki gibi sahte parklar yok burada. Parklar doğayı
nasıl değiştirmeden kullanırız üzerine şekillenmişler. Ayrıca Türkiye'deki gibi parklarda spor aletleri de yok fakat insanlar burada spor yapmıyor değil bu yüzden.
Dediğim gibi koşuyor ve yürüyorlar çoğunlukla. Bunların dışında masa tenisi,
voleybol,tenis alanları var parklarda. Yüzmek istersen kum olmasa da
çakıllardan oluşan plajlar bulunuyor. En popüler üç spor türü ise kürek,kano ve
slacklining. 7'den 70'e herkesin kürek veya kano sporu yaptığını görebilirsiniz.
Slacklining ise aman Allah'ım ne güzel bir şeydir ve eminim ne zor bir spordur!
Aşağıda bu spor ile bağlantılı iki video paylaştım. Paylaştığım videoları
izlerseniz anlarsınız ne demek istediğimi. Nehrin kıyısında bulunan yeşil
alanda ağaçlara bağlanmış ipler ve üzerinde durmaya çalışan,zıplayan kişiler :)...
Denemek istediğim ama tırstığım bir spor... Yanımda tanıdık biri olsa veya en
azından kendi ülkemde olsam hiç çekinmeden denebileceğim bir spor...
https://www.youtube.com/watch?v=H0vNpOyqY5w
https://www.youtube.com/watch?v=a6WujgxcMys
Buradaki rekreasyon alanlarının bir cazip noktası da insanların
her istediklerini yapabiliyor olmaları:güneşlenmek,müzik
dinlemek,uyumak,saatlerce kitap okumak... Bu alanlar aynı zamanda özellikle
üniversite öğrencileri için sosyalleşme mekanları. Yalnız mı kaldın, bu
alanlarda özellikle nehrin karşı kıyısındaki parkta muhakkak tanıdık biri ile
karşılaşırsın,oturur sohbet edersin.
Bu kente dair sevdiğim diğer bir şey ise, inanılmaz iyi
çalışan kent yönetim sistemleri bulunuyor olması. Bunlardan biri atık yönetimi. İnsanlar erinmeden bütün
atıklarını ayırıyorlar. Şu ana kadar 8 çeşit atık için çöp kutusu gördüm: 1-Kağıt
kutuları 2-Atık pil kutuları 3-Plastik vb atık kutuları 4-Bio-müll diye geçen
evsel atık (gıda atığı gibi) 5/6/7-camın rengine göre çeşitlenmiş 3 tür cam atık
kutusu(gördüğüm kadarıyla 3 tür) 8-Rest-müll denilen kalan diğer geri dönüştürülemez,
kullanılamaz atıkların atıldığı çöp kutuları..Bunun dışında yağ ve kıyafet için
ayrı bir toplama sistemleri bulunuyor mu emin değilim. Buraya geldiğimden beri
sadece bir kere kıyafet toplama kampanyası oldu. Bu toplama için özel poşetler
dağıtılmış ve o poşetler ile atılması gereken veya başkasına verilmesi
istenilen kıyafetler sağlık sigortası kuruluşunda toplanmıştı.
Diğer bir sistem ise kamunun verdiği bir hizmet olmak yerine
gönüllülük üzerine kurulmuş olduğunu gördüğüm "foodsharing". Artık
kim olduğunu bilmediğim kişiler tarafından devam ettirilen;sosyal ağlarda
sayfaları,takipçileri olan; ülke geneline yayılmış bir sistem foodsharing.
Belirlenmiş noktalara gıdalar bırakılıyor ve isteyen alıyor. Bunlardan bir tanesi
benim öğrenci konut sitemin (yurt demiyorum çünkü kesinlikle bir yurt değil)
önünde bulunuyor.
Daha önce almış olduğum bir kaç derste sosyal konut çalışmış
biri olmama rağmen buradaki sosyal konut sistemine açıkçası daha hakim
olamadım. Fakat yukarıda bahsettiğim öğrenci binalarını bence sosyal konut başlığının
alt kategorisi olarak ele alabiliriz. Kendi içinde bütün gereksinimlere yönelik
çözümlemeler yapılmış tek veya iki kişilik konut hacimlerinden oluşmuş benim
kaldığım bina. Benim kaldığım binada tek ve iki kişilik iki farklı konut türü
bulunuyor ancak; bina 'The Student Service Seezeit' kuruluşuna bağlı ve bu
kuruluşa ait çeşitli yaşam seçeneklerinin bulunduğu daha bir çok konut binası
bulunuyor. Alman öğrenciler için başvuru süreci ne şekilde işlemekte
bilemiyorum. Benim içinse okula başvuru yaparken okulun yolladığı konaklama
formunu doldurmam burada kalabilmem için yeterli oldu.
Konutun işlevselliği açıkçası beni çok etkiledi. Oda ile
mutfak ve holü ayıran sürgülü panel, her bir noktada bulunan spot ışıklar,
yerden ısıtma sistemi, yatağın yarısının içinde bulunduğu dolap sisteminin
içine geçmesi ile yatma hacminden oturma/çalışma mekanına dönüşen oda, minik
ama işlevsel mutfak...Daha önce gittiğim diğer Alman kentlerinin tümünde
gördüğüm kepenk sistemleri ile geniş pencereler burada da bulunuyor.
Üniversiteye ilk başladığım yıl çizim masası almıştım. Daha
sonra nasıl bir büyük hata yaptığımı anladım.Çünkü neredeyse hiç bir çizimim bu
masaya sığmıyordu ve üstelik cam olmadığı için bazı ihtiyaçlarıma da cevap
veremiyordu. Çizim için kullanamadığım bu masayı diğer amaçlar için kullanmak
ise eğim verilebildiğinden ve normal masa boyutlarından daha yüksek gövdeye
sahip olduğundan biraz zor oluyordu. Buradaki evimde ise senelerdir sahip olmak
istediğim geniş cam bir masa bulunuyor. Keşke ufalıp cebime girse de bu masayı
Türkiye'ye götürebilsem.
Anlatmak istediğim bir çok konu ve kentte dair sevdiğim bir
çok özellik bulunmasından dolayı yazım bitmeyecek ve iyice dağılacak gibi. Bu
yüzden sevdiklerime dair şimdilik aklıma gelen küçük bir liste
veriyorum.(Yukarda bahsedilenlerin dışında sevdiklerim). Bu kenti neden
sevmediğimi de başka bir yazıda anlatacağım.
· herkesin birbirine selam vermesi
· kadınların makyajsızda ışıl ışıl gözükmesi
· barbekü partileri
· herkesin birbirine selam vermesi
· kadınların makyajsızda ışıl ışıl gözükmesi
· barbekü partileri
· genç ebeveynler
· karavanlar
· mimari
· heykeller
· sınır kenti olması














Hiç yorum yok:
Yorum Gönder